Ege’de çok bilinmeyen onlarca köyden biri aslında Eski Doğanbey Köyü. Gizli kalmasının sırrı hikayesinde saklı. Tarihinde çokça göç görmüş ve gerçek anlamda iki kez terk edilen köy eski ve yeni diye ikiye ayrılmış. Asıl görülmesi gereken yer eski olanı, ismi Domatia olarak da geçiyor.  Burası eski bir Rum yerleşkesi, yani mübadeleden arda kalan…

Koca yazı geze geze yedin bitirdin sözleri bir yandan, tatil ile kitap projesi arasında sıkışmış bir macerayı içe sinesiye kaydetmeye çalışmak bir yandan… Adımladığım her köşeden yeni yeni anılarla dönmeye devam ediyorum…

Didim’de sıcak bir öğleden sonrasıydı. Birçok işimizi halledip gün ortasında düzlüğe çıkıvermiştik. Buralara geldiğimizden beri Akköy’e her gelişimizde tabelasını gördüğümüz iki köyden biriydi Eski Doğanbey Köyü. Neyle karşılaşacağımızı bilmeden boş kafayla girdik köye. Arkamızdaki Beşparmak Dağları’nı ve karşılaştığımız manzarayı görünce ilk aklımıza gelen buraya ertesi sabah erkenden gün doğumuna gelip daha sonra da kahvaltıyı burada yapmak oldu…

Akşamdan hazırladığımız valizlerimizi bagaja atıp, sabah 06.00’da yola çıktık. Güneş bulutların ardından gizlene gizlene inat etse de ışığı yakalamaya kararlıydık. Gecenin sabaha döndüğü vakitlerde yolda olmaktan ziyade, yola çıkmanın keyfi bir başka gerçekten. Uykunun en ağır olduğu vakitlerde görmek istediğim şey için bölünen uykumun bir anlamı oluyor çünkü. Güneşin peşinde yarım saatlik bir yolculuğun sonunda Eski Doğanbey Köyü’ne vardık. Zaten ıssız olan köy, sabahın ilk ışıklarında daha da ıssızdı. Mola Cafe’de kahvaltı etmeden önce küçük bir gezi yaptık.

Türkiye ve Yunanistan arasında, 30 0cak 1923 tarihinde imzalanan protokol ve sözleşme ile Selanik’ten yerleştirilen mübadillerin (Türk Göçmenlerin) köyü Eski Doğanbey Köyü. Lokasyon olarak, Dilek Yarımadası, Aydın’ın batısında yer alan bölüm. Buranın resmi adı “Dilek yarımadası – Büyük Menderes Deltası Milli Parkı” Aydın Didim ilçesinden Priene, Milet yoluna saptığınızda Atburgazı ve Tuzburgazı Köyüne ulaştığınızda kuzeye doğru dönünce karşınıza çıkıyor. Köy, milli park sınırları içerisinde kalıyor. Eski Doğanbey Köyü’nde milli parklara ait bir de Ziyaretçi Tanıtım Merkezi bulunuyor.

 

img_8418Köy aslında 2 parça halinde eski ve yeni olarak ayrılıyor. Eski Doğanbey Köyü mübadelenin ardından bir kez daha terk edilmiş. Köylüler 2 km kadar aşağıya taşınmışlar. Eski evlerini de köy dışından insanlara satmışlar. Evlerin yeni sahipleri bu yapıları restore ettirerek şehir yaşamından kaçıp belli dönemlerde gelip burada kalıyorlar. Devamını Demir abi anlattı. Demir Bingöl, Eski Doğanbey Köyünün en vefalı yerlilerinden. Sakinleri tarafından iki kez terk edilen köyü Demir abi ne terk etmiş, ne de evini arsasını yabancılara satmış. Yeni köyde de kendisine bir düzen kurmuş ama daha da güzeli, eski köyde çok güzel bir işletme açmış. İşletme demek yanlış olur aslında. Çünkü bu yapı, buraya gelen ziyaretçilere pansiyon/ev olarak sunuluyor. Bir pansiyonda değilde kendinizi evinizde gibi hissetmeniz için her şey düşünülmüş.

 

 

Evlerin içi tam anlamıyla köy evi olarak korunmuş. Yatağından dolabına kadar her şey eski zamanlara ait. Ama bir o kadar da konforlu… Çünkü huzuru, dinginliği ve doğallığı iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Evlerin içinde mutfak var, kendiniz pişirip kendiniz yiyebiliyorsunuz. Demir abinin bir de restoranı var. Mola Cafe Restoran. Ailece çalışıyorlar. Restoran, evin karşısında. Hem eski köyü görüyor, hem de denize nazır. Menüleri tamamen organik, kendi yetiştirdikleri ürünlerden hazırlıyorlar. Ne pişerse onu yiyorsunuz.

 

 

Restoranın dışında manzaraya karşı atılmış yamaç kenarındaki masalara oturup, huzur içinde arkanıza yaslandığınızda gördüğünüz sol tarafınızdaki deniz manzarası ve sağ tarafınızdaki taş evler bütün şehir yorgunluğunuzu alıp götürüyor.

Her an çiğnenip tükürülmeye müsait, bakir kalmış her şey gibi bu köyün doğallığını koruma iradesi de insanı şaşırtıyor. Bir yandan herkes buraları görsün isterken, diğer yandan “aman kimseler duymasın, bozulmasın” diyorsun. Köyün en vefakârlarından bahsettiğim Mola Cafe ve Pansiyonun sahibi Demir abi, oraya gelen ziyaretçilerin, yerli yabancı turistlerin davranışlarından şikayetçi. “Ben buradan para kazanmasam da olur, iki çay içecekler diye buraya zarar verecek, insana ve doğaya saygısı olmayan insanlar bizi üzüyor. Biz samimiyet istiyoruz, tüketim çılgınlığı değil” diyor. Öyle ki, yolların asfalt değil de orijinal taş olmasından şikayet edenler dahi varmış. Demir abi ve diğer sakinlerin istediği tek şey doğaya ve köyün ruhuna saygı duyulması. Köye turist gelsin de kalkınalım diye bir dertleri yok, kendi ekolojik sistemlerinde geçinip gitmekten mutlular çünkü. İhtiyaçtan öteye gitmeyen bir cafe ve özünden ödün vermeyen birkaç pansiyon burası için yetiyor da artıyor bile. Tüm bunların dışında ne bir hediyelik eşya dükkânı ne de bakkal, market var. Rant, tüketim ve ticaretin olmaması burayı daha da medeni bir yer kılıyor. Demir abi kendisine ait olmayan çevredeki terk edilmiş evlerin etrafında yetişen çiçekleri bile suluyor mesela her gün. Eşi Gökşen abla, yol kenarlarına dizdiği rengârenk saksıların topraklarını temizliyordu biz sohbet ederken.

Köyün eski zamanlarda yaşayan canlılığı da, ıssızlığı kadar gözler önünde. Doğa ile uyumlu el emeği göz nuru taş işçiliğinin eseri olan evlerinin, arnavut kaldırımlı patika yollarının, yüz yıllık selvilerinin, çınarlarının ne hikâyeleri var kim bilir… Yokuşlarından bile terk edilmişliğin verdiği mağrurluk okunuyor.

Bazı turizm firmaları burayı keşfetmiş olsalar da grupların burada geçirdiği vakit 15-20 dakika ile sınırlı. Köyü şöyle bir görüp, manzarada bir çay molası bile vermeden tur rehberlerinin işareti ile otobüslere doluşup kaçarcasına uzaklaşıyorlar. Çünkü köy halkının insanlara tüketmeleri için açtığı tezgahlar yok burada. Bize de köyün büyülü ıssızlığında manzaranın tadını çıkarmak kalıyor.  Ama yetmiyor, çünkü burada zaman öyle güzel, öyle dingin akıyor ki bütün şehirler yer yüzünden çok uzakta kalıyor…