IMG-20160613-WA0003
İçinden kanallar gecen şehirler; bulundukları ülkenin kalbi gibi gelmiştir bana hep… Venedik de bence İtalya‘nın kalbi ve bu yüzden “aşk şehri” diye anılıyor. Görsel güzelliğinin yanı sıra, duygusu da olan bir şehir. Her gondol ayrı bir hikayeyle dolaşıyor şehrin damarlarında. Herkes aşkla bakıyor etrafına…
Yüzlerce ada, kanal ve köprüden oluşuyor Venedik, adeta bir labirent. Haritasız kaybolarak dolaşmaksa en güzeli. Kaldığım otelin transfer aracı beni SANTA LUCCA tren istasyonun yakınında bir yerlerde bırakıyor. Ve dalıveriyorum labirentin bir köşesinden içeriye..

IMG-20160613-WA0013

IMG-20160613-WA0015

IMG-20160613-WA0009 IMG-20160613-WA0006

Turistlerin alışılagelmiş rotasına dahil olmadan başlıyorum yürümeye… Susuzluğumu gidersin ve enerji versin diye de ilk gördüğüm büfeden bir Bellini alıyorum. Bellini; şarap ve şeftali suyundan oluşan; Venedik’in en tatlı kokteyli…
Burada her köşe görsel bir şov sunuyor size. Elimde telefonum, içimde yerli gibi davranmaya çalışan turist heyecanıyla şehri fotoğraflamayı da unutmuyorum. Cannagerio bölgesine geliyorum; burası turistlerin biraz daha az olduğu, çok tatlı mekanların bulunduğu bir yer. Gözüme, kanalın kenarına kurulmuş AL TIMON adında salaş bir mekan çarpıyor. Önündeki hoş sohbetli kalabalık ilgimi çekiyor, içeriye giriyorum fiyatlar inanılmaz uygun ve her şey çok lezzetli gözüküyor. Barın üzerine dizilmiş Cicchetiler (atıştırmalık kanepeler) ve tabi ki şarap buranın favorilerden.

IMG-20160613-WA0023

Öğleden sonra atıştırmak için bir yer arıyorsanız ve Venedik’ teyseniz kesinlikle uğrayın derim.. Ciccheti ve şaraba 10 euro ödüyorum. AL Timon’un bir de teknesi var önünde, oturacak boş masa bulamadığım için tekneye çıkıp salına salına yudumluyorum şarabımı.
İtalyan mutfagının dünyadaki yerini bilmeyen yoktur herhalde; makarna ve pizzadan bahsetmiyorum bile. Keşke bir gastronomi rotası oluşturup beraber gezebilseydik Venedik’i lakin sadece bir günlük keşif benimkisi…

IMG-20160613-WA0026 IMG-20160613-WA0024 IMG-20160613-WA0021
Zaman kaybetmeden tekrar yürümeye başlıyorum. Tabelalar her döndüğüm köşede Rialto Köprüsü ve San Marco Meydanı’nı gözüme sokuyor…  Turistliğe yenik düşüyorum ve bu sefer rotayı ilk olarak Rialto Köprüsü’ne oradan da San Marco Meydanı’na çeviriyorum. Rialto Köprüsü Grand Kanal üzerinde bulunuyor. Etrafında turistler için her şey mevcut; restoranlar, cafeler, hediyelik eşya satan dükkanlar , gondol turları vs. Her yer çok kalabalık! Bir köşede durup bu tatlı telaşı izliyorum biraz; gözüme bir çanta dükkanı çarpıyor ve yine turistliğe yenik düşüp iki tane deri çanta alıyorum. Fiyatlar büyüklüğüne göre 15-50 Euro arasında değişiyor. Alışveriş yapmanın verdiği huzurla yol üzerinden bir kahve alıp, yoluma devam ediyorum.
San Marco Meydanı’na varıyorum. San Marco Bazilikası, Çan Kulesi (Campanile di San Marco), Dükler Sarayı (Plazzo Duccale), Saat Kulesi, San Sovino Kütüphanesi; neredeyse bütün tarih bu meydanda…

IMG-20160613-WA0027IMG-20160613-WA0020
Bir de Ah’lar Köprüsü var; Dükler Sarayı’yla bir hapishaneyi birbirine bağlıyor. Hikayesi ilgimi çekiyor: zamanında idam mahkumları idama götürülürken bu köprüdeki pencerelerden son kez dünyaya bakarlarmış… Bulunduğum noktadan rahatsız oluyorum biraz hüzünlenerek ayrılıyorum oradan.
Akşam yemeği için dönüş yolum üzerindeki HOTEL SAVOI JOLANDA‘yı tercih ediyorum. Mönüde bu sefer CARPACCIO ve HOUSE WHITE WINE var. CARPACCIO cok ince dilimlenmiş çiğ dana bonfile, parmesan peyniri, zeytinyağı, balsamik sirke ve fesleğenle harmanlanarak sunulan hafif ve lezzetli bir yemek, İtalya’da kötü şarap olmaz mantığıyla söylediğim beyaz şarabın da tadına doyamıyorum. Yarı turist yarı yerli tavrımla vapur iskelesine geliyorum ve bir bilet alıyorum (7 euro). GRAND CANAL üzerinden Santa Lucca’ya 30 dakikalık bir yolculuk başlıyor. Karşımda gün batımı, muazzam bir manzarayla uğurlanıyorum.

IMG-20160613-WA0016

Ben vedalaşmadan ayrılıyorum bulunduğum şehirlerden; çünkü dünya benim evim…