Birazdan okuyacaklarınız ne fotoğrafa dair teknik bir konu, ne akademik bir açıklama, ne de gündemden bir haberdir… Fotoğraf sanatının bir çok alanında uğraşan kişileri, mimari, grafik tasarım ve ticari fotoğrafçıları tenzih eden bir iç hesaplaşma ve sorgulama  içerir…

Varsa sokaktan bir nefesiniz, alırım bir dal!

Sırtımda çantam, elimde makinem ayaklarım üşümüş, üstüm başım perperişan bir halde oturmuştum. Yanıma fotoğrafa yeni başlayan bir arkadaşım geldi.. Onun hali de benimkinden çok farklı değildi. Yüzümüzdeki ifade ve içimizdeki heyecan duygusu dışında… İlk söylediği cümle “ben fotoğraf çekmek istemiyorum” oldu. Nedenini sorduğumda, “içimden gelmiyor, bu yorgunluk bu sefalet bana göre değil” dedi. O an aklıma; sokaklarda ve yollarda yıllardır -çektiklerim! geldi. Arkadaşım adına üzülmüş, kendi adıma sevinmiştim. Şaşırmamıştım aslında. Çünkü birileri bunu “yapamamalıydı”. Çünkü bu, sadece bir parmağın deklanşöre dokunuşundan ibaret değildi. Önce ruhunun dokunduğu, kişinin de ruhuna dokunan bir şeyler olmalıydı. Öte yandan sokakta saldırıya uğramak, doğuda bir ilin sınır yolunda arabanın lastiğinin patlama ihtimali de vardı. Çantanda ekipman kadar ihtimallere de yer olmalıydı. Göze alınamayanlarla yola çıkılmamalıydı… Ne milyonluk yatırımlar, ne de ezberletilen kurallar bazı an’lara yetmiyordu.

Emin misin? diye tekrar sordum. Gerçekten emindi. Bu yorgunluk, günlerce çekilen yolculuk, karşılaştığı insanların acıları,  sırtındaki yük ona göre değildi. O da beni sorguluyordu. Peki sen nasıl bu kadar isteklisin? diye sorduğunda vereceğim cevabın kimseye yeteceğini düşünmüyordum.

Sokaktaki hayat beni fotoğrafın içine çekiyordu. Hani bir çoğunuzun fotoğrafta level atladığını düşündüğü, dalga geçtiği  o bitmeyen sümüklü çocuklar mesela, yüzü atlaslara benzeyen amcalar, sırtında küfesi, elinde tepsisi seyyar satıcılar, camdan cama sohbet eden komşular, uzayıp giden merdivenler, köprüler… Boynumda makinem olmadığında hiçbir şeyin farkında olmuyordum, öylece geçip gidiyordum, yaşam da bana dokunmadan geçip gidiyordu. Bir çeşit duyu organımdı. Her ne şartta olursam olayım, çıplak gözle göremiyordum sanki olanları. Anadolu’da ve kırsalda da durum aynıydı. Tarlada ekin eken, hasat biçen teyzeyle soğan kırıp lavaşı söğüşe banmak, köy kahvesinde son demlerini içen amca ile memleket meselelerini konuşmak, işsizlikten bunalmış bir delikanlı ile sigara tüttürmek, düğün hazırlığı yapan genç kızlarla heyecanlanmak, göl kenarında tahtaya bağlanmış misine ile çocuklarla balık tutmak, kimi zaman ekmeğini tuğladan çıkaran, kimi zaman tabakhanelerde deri değil çile dokuyan kadınlardan güç bulmak… İşte bunların hepsi fotoğrafa dahildi. İşte bu yüzden yollara düşmem, uykusuz kalmam, annemin dizinin dibinden, sıcak evimden uzaklarda anlam arayışına girmem gerekiyordu. Seviyordum ben bu çileyi. Yine de her şeye rağmen, ailenizden birinin ölüm haberini kilometrelerce uzakta fotoğraf çekerken almadıysanız, fotoğraf yüzünden terk edilmediyseniz, kolunuzu bacağınızı kırmadıysanız, bir direnişin ortasında gözleriniz yana yana tarihin akışını yakalamadıysanız,  insanlık, doğa, barış ve eşitlik için halayda saf tutmadıysanız, uçurumlardan geçmediyseniz bu tutkuyu anlamanızı beklemiyoruz elbette.

Fotoğraf çekerken, hep başkalarının o üçüncü sayfa haberlerini yaşadığını düşünürken bir gün siz ya da tanıdığınız birinin orada yer aldığını gördüğünüz zaman diyorsunuz ki kimse korunaklı değil ve aslında acı çok yakınımızda… Ne kadar korunaklı, güvenlikli yerlerde yaşarsak yaşayalım, ondan kaçmak çok da mümkün değil. Bunu görüyorsunuz. Parçalanmış bir fotoğrafı birleştirmek istediğimizde görürüz ki asla eskisi gibi olmaz. Bu bana hep hayatın andan ibaret olduğunu anımsatır. Hayat, anların toplamıdır ve her an kendine özgüdür.

Diyeceğim o ki, sevimli bir hobi edinmek istiyorsanız, insan derdini dert edinemiyorsanız, bambaşka ve dahi öteki hayatlarla ilgilenmiyorsanız sokak ve yaşam fotoğrafçılığı size göre değildir. Vakit geçirmek için yapılacak bir çok şey varken, fotoğraf çekmek bunlardan biri hiç değildir. Sokak fotoğrafçısının insanla, doğayla teması ve zaman geçirmekten ziyade an’ın kendisi ile derdi vardır. Velhasıl sıcacık evinizden ne doğru açıyı, ne de gerçek acıyı yakalayabilirsiniz…

Zeynep Seda Çakır