Böyle başlar sabahlar. Şiddetli bir baş ağrısı bütün kafanı ele geçirmiştir. Nereden başlayacağını bilemediğin binlerce dağınıklık moloz yığını gibi bir kamyonun damperinden dökülür üstüne. Anne ile yapılan kahvaltı bile güç vermez. Yapılacak bir sürü iş, proje hepsi parmaklarımın ucunda beklerken sanki hayata karşı hiçbir amacım yokmuş gibi, bütün dünya beni terk etmiş de, hepsi toplanıp başka bir gezegende yaşamaya başlamış gibi.

Yayınevinin  her ay çıkardığı derginin en önemli dosyası yazılmayı bekliyor, yılın en büyük fotoğraf yarışmalarının hepsinin tarihi kaçırılmış, değil hatta boş verilmiş. Üzerinde çalışılacak fotoğraflar, festival projeleri, kurumlarla görüşmeler yazışmalar,  gidilemeyen eş dost doğum günleri, düğünler, doğumlar… İçinde benim olmadığım hayat tam bir panayır yeriydi aslında. Rengârenk tüm coşkusuyla akıyordu.

Birkaç ay önce gittiğim bir roman panayırında, lunaparkta zincire binmiştim. Hani şu zincirli salıncakların gökyüzünde uçuştuğu. Sarsılırım korkusuyla binmeye çekiniyordum önce, sonra bir cesaret attım kendimi salıncağa. Önce yavaştan dönmeye başladı, ayaklarımın yerden kesilmesiyle kalbimin sinyal verdiğini hissettim. Aşağıda bir sürü insan, çadır, eğlence alanı kuş bakışı net görünüyordu. Sonra salıncak hızlanmaya başladı. Ben heyecanla çığlıklar atarken yerde kalan her şey birbirine geçmiş bir renk cümbüşü oluşturmuştu. Diğer insanlara göre durumun normalliğinden çığlıklarım kimsenin umurunda değildi. Ben döndükçe renkler çoğalıyor, insanlar renklere dönüşüp somutluklarını yitiriyordu. Gökyüzündeydim ve net olarak görebildiğim tek şey bulutlara doğru uzattığım çamurlu botlarımdı. Yine panayırın dışında kalmıştım. Şu an içinde bulunduğum durum yine aynısı. Bu defa yerdeyim. Yüzüm ayaklarıma paralel. Ellerim ceplerimde. Çığlıklarım kimsenin umurunda değil. Zaman bütün hızıyla akıyor. Manzaram en sevdiğim pan fotoğrafı. Her şey flu, herşey son sürat. İçimdeki boşluk öyle net öyle ağır ve öyle hissedilirdi ki olduğum yerden bir külçeyi hareket ettirmeye çalışıyordum. Bir yandan deli gibi panayıra katılarak, beynimin ve kalbimin diğer insanlarla eşit hızda hareket etmesini istiyordum. Diğer yandan ne olacaksa olsun, ben durayım, hiçbir şeye dokunmayayım, hiçbir şey bana değmesin istiyordum. Alışveriş yapıyor, çok güzel giysiler ve kitaplar alıyordum. Elbiseler dolaplara giriyor, kitaplar birikiyor ben azalıyordum.

Başım çatlıyordu. Annem yeni bir ilaç bulmuştu. “Bak bu çok iyiymiş hemen geçiriyormuş” diyordu. Annem yine hiçbir şey bilmiyordu. Gülümsüyordu. Sahi annem beni mutlu sanırken bile, beni daha da mutlu etmek için bu kadar çırpınırken, göğsümü yırtıp içimi görse ne hale gelirdi bilmiyorum. Ama şunu biliyorum ki, “anneler evlatları ile ilgili her şeyi bilir”, “anneler her şeyi hisseder” mottosu tam bi yalandı. Bunu seviyordum.  Annem de buna inanıyordu ve ben öyle güzel oynuyordum ki annem hiçbir şeyi bilemiyordu. Mutsuzluğumun en güzel yönü buydu, annem bunu bilmiyordu…