image

Memleketten döndüm. Memleket dediysem, bu kez ipek yolunun en şaşalı duraklarından Antep’in hanlarını, çarşılarını, fıstık tarlalarını da gezdim, Torosların yarenlerinin memleketi Antakya’nın da tadına baktım, Kürt ellerinin boğulmaya yüz tutmuş ovalarından dağlara sürülmüş gerilla sesini de duydum, Ankara bozkırından hızlıca geçip öz yurduma, ilk ve son durağım Datçama vardım. Dedem “Yunan gavuru bile Denizli’nin ötesinden daha yakındır bize” der, bayrağın dalgalandığı her yer memleketim, tamam, türküleri kalbime gam, yiğitlikleri tarihimize şan, yemekleri mideme bayram. Zaten ayaklarım da yerden kesik benim, ama bir kolum zeytine diğeri bademe aşılanmış, yüzümü o yarımadadan Akdeniz’e çevirip sırtımı da Ege’ye yaslayınca tüm şaşkın pusulalar yönünü buluyor, titrek ibresi soluklanıyor ve ne lodosun ne poyrazın sökemediği köklerim toprağa yeniden sıkı sıkı tutunuyor.

img_4096

 

Mahsus kışın geldim ki sezonda memleketimi istila eden kuru kalabalık vuslatımı bulandırmasın, tek istilacı kıvrım kıvrım yollarda dinlediğimiz radyoya sızan Yunan ezgileri olsun. Kışın Datça çok sessizmiş, bilmiyorlar ki o ağaçlar, kayalar, çakıl taşları o rüzgar neler anlatıyor, hangi eşsiz anıları yadediyor, toprak ve deniz neler söylüyor, duymuyorlar.

Köye varıyoruz. Ayın şavkı, yıldızların pırıltısıyla yarışacak tek bir ışık yok, poyrazın sesine boyun eğmiş sessizlik. Duvarında gitar çalıp şarkılar söylediğimiz şimdi Betçe Sanat Merkezi olan eski okulun içine giriyoruz. Tüm Yazıköy sıralanmış koro kurmuşlar, Osman hoca saz çalıyor, köylü türkü çığırıyor, tabii ki biraz hareketlenince kendilerini tutamayanlar ortaya çıkıp oyun dönüyor. Utana sıkıla ben de çıkıyorum, her biri çocukluğuma tanık olmuş sevgi dolu köylümle oyun dönüp türküler söylüyorum. Yeni çalıştıkları türküleri güzel söyleyince herkes kendini ve birbirini tebrik ediyor, beceremediklerinde yaşlı teyzeler söylemekten vazgeçip zeytinden kalma yorgunluklarıyla şekerleme yapıyor. Sözleri muzip, rakılı şaraplı türkülerimize bir kez daha hayran oluyorum, köy ahalisinin şen ruhuna imreniyorum. Dayım “burası ayrı bir Cumhuriyet, onlar ne yaparsa yapsın biz bildiğimizden şaşmayız” diyor hem de bu kez ayık kafayla, her türlü kafalar güzel nasılsa. İyice kocayan akrabalarıma sarılıyorum, bu köyün ruhu, geçmişim, yüzlerindeki çizgilerde derinleşiyor, o yüzden galiba artık yaşlılarla vakit geçirmeyi daha çok seviyorum. Her gören portakal, mandalin, nar koparıveriyor, her yerden elimiz kolumuz dolu dönüyoruz. Cişim turuncu akana kadar mandalin yiyorum her gün. Kuzineli sobada çay demleyip kestane kebap ediyoruz, son dedikoduları da Aslankılınçların en gençlerinden alıp Datça’ya dönüyoruz.

Dedemin İskele’deki evine varıyoruz. Pencerelerinden bir zamanlar ta Simi’yi görebildiğimiz evi yalnız beton binalar değil, önünde inadına büyüyen zeytin ağacı da gizlemiş. Son yıllarda Datça’da talebe arz iyice arsızlaşınca yer gök beton, her sokak zincir süpermarket doldu. 2. Yalıçıkmazı’ndaki sokakta vakti zamanında şairlerle, ressamlarla tanıştığım bir sanat galerisi olan, sonra metalcilerin takıldığı bir rock bara dönen, bir ara türkü bar olup halaylar çekilen Dadya Dost’u yeniden açmışlar. Güzel mekan olmuş yine, güzel konserler veriliyormuş, en son Moğollar gelmiş ilk geldiğimiz gece, kaçırmışız. Dedemin ben çocukken birbirinden güzel bitkiler yetiştirdiği minik bahçesinde kiracının kullanmadığı eşyalar yığılı. O mezbeleyi görmemek için hızlıca yukarı çıkıyorum, ayaküstü albümlere bakıyorum, dedem nasıl kalender nasıl yakışıklıymış. Poz verme özrümün genetik olduğuna kanaat getirip yine de keşke o zamanlardan daha çok fotoğraf olsaydı diye geçiyorum içimden.

Merdiven altından çapa ve bahçe makasını alıp yarısı hala bir Arap bankasına ait olan evimize dönüyoruz. Krediyi ödeyebilirsek bizim de dikili birkaç ağacımız var artık, iki erik, bir şeftali, bir gül, bir kaç nazlı cılız hanımeli ve tabii ki begonvil. Diplerini çapalarken yarım saatte nefes nefese kalınca yine şehirdeki spor salonlarında boşa harcanan insan gücünü düşünüyorum. Klimaların buharlaştırdığı insan teriyle ve sentetik protein tozları, amino asit haplarıyla kas geliştirmek için yığınla verilen paraları, alın terini toprağa damlatarak toprağın sunabileceği bereketi düşünüyorum. İçine doğduğum ve parçası olduğum düzende yine kafamı karıştıran kontrastları çarpıştırırken, yamuk şeftalilerimiz canlansın diye Ovabükü’nden gezmeden dönerken bulup aldığım bir çuval keçi sarmasını (keçi boku) ağaçların dibine yayıp tüm mahalleyi bir güzel kokutuyorum. Neymiş Egeliler tembelmiş, bir hafta zeytine bir hafta da bademe götürsen bunları plazalardaki koltuklarına zamkla geri yapışırlar. Zaten gözlemlediğim kadarıyla doğaya aşık şehirliler doğayı yalnızca karşıdan bakarak seviyor. Dünyalığını şehirde yapıp da şehirden kaçıp gelenler bahçe peyzajını bile başkalarına yaptırıyor. Sındı’da yağ almak için gittiğimiz tarım kooperatifini kuran amca ağlamaklı, devlet vergilerle bükmüş belini, destek olmak nerde, her koldan ayrı bir köstek. Dedem bile “kurusun gitsin” diyor çocuğu gibi bakıp büyüttüğü badem ağaçları için. Pek kıymetli bademimizin zeytinimizin yetiştiği tarlalarda mahsülden çok imar ümitleri yeşeriyor artık, bu kadar emek, bu zahmet başka türlü karşılığını alamıyor çünkü, sistem toprağı asıl amaçları için desteklemiyor. Sonra paraya sıkışan köylü toprağını ellere satıp savıyor diye eleştiriliyor. Buyuralım dönelim tarlalara, biz dahil kimse yanaşmıyor, yanaşamıyoruz. Yerli genç akrabalarım, arkadaşlarım ya maaşlı işlere ya da turizme bel bağlamışlar. Yani artık o bildiğimiz köy hayatı yakında tamamen nostalji olacak. İyi ki diyorum hayatımın bir döneminde köydeki o taş fırınları bacası tüterken yakalamışım, ekşi maya tarçın ve karanfil kokulu köy ekmeğini taze sıkma zeytin yağına banıp banıp doya doya yemişim. Şimdi köy peyniri yapan iki kişi kalmış, sıraya girip rezerve etmeden bulmak zor. Ananemin bebek kundaklar gibi kundaklayıp mayaladığı yoğurdu yemeyeli yıllar oldu. Uzaklardan gelmesek hediye diye bize verilen, zeytinyağına banılıp yenen bademli kuru inciri bile parayla alıcaz. Nice Michelin yıldızlı, dünyaca ünlü restoranlarda yediklerime değişemeyeceğim taptaze köy sofraları artık yalnızca “otantik” fiyatlara kuruluyor.

img_4097

Bir kız var, İstanbul kaçağı Datça göçmeni, kariyeri bırakıp garson olan furyadan, Fulsen Türker. Çok güzel bir kitap yazmış, “Aşk Olsun” diye. Kendimi yazarın yerine koyup okuduğum kitaplardan. Kaçış sebeplerini ve kasabaya adaptasyonunu anlatmış, buruk bir aşk hikayesini de serpiştirerek. Datçalıları, yerliler,yazlıkçı/tatilciler, genç göçmenler/ şehir kaçakları ve yaşlı göçmenler/ emekliler olarak kategorize etmiş, biz hiçbirine uymuyoruz henüz. Şehir ve kurumsal yaşam serzenişlerinde de kendimden çok İstanbul’daki can arkadaşlarımdan bildiğim hayatı okudum. Benim beyaz yaka tecrübem Ankara’da daha çok başlarındayken bitmişti zaten. İstanbul’un kahrını da çektim sayılır bir kaç yıl ama o trafikle başlayan tipik şikayetlerden değildi benimkisi. Zaten köyde yaşar gibi işe on dakkada yürüyerek gidiyordum. Gayrimüslimlerin mahallesinde meyveleri sebzeleri eliyle seçip ertesi gün “beğendin mi” diye geri bildirim alan manavım, Kıyıköyde’ki asıl yerinde karşılaştıktan sonra taze ballık gelince telefonuma mesaj atıp Akkirman yokuşunun dibindeki balıkçı dükkanına çağıran balıkçım ve öğle arasında bir duble rakı içtiğim Chin Lee adında bir Çin lokantam vardı. Araf bardaki DJ o gün rüzgar balkanlardan eserse çalga, Akdeniz’e inerse sirtaki, biraz kuzeyden gelirse Polka çalar biz de sırt çantalı yabancı arkadaşlarla deli deli oynardık. Bazı iş çıkışları Yehova’nın şahidi misyoner doktor hanımın ofisine gider muhteşem bir kahve keyfine mütaakip eski ahitin hikayelerini dinlerdim. Bir dine ihtiyacım yoktu ama onları anlamaya ihtiyacım vardı. Ben aşkın müptezeliydim, belki de o yüzden misyonerler misyonları için beni uygun görmüşlerdi. Ama Mukaddes Kitap’takilerden daha ilginç hikayeler vardı öğrenecek hayatta. Farklı ortamlardan farklı arkadaşlarla bir yerlerde muhabbete gider, ayaküstü dertleştiğimiz tekelciden şarabımı alıp eve giderdim. Ülkü teyze beni evlatlık edindi bir ara, içkiyi ıspanaklı böreğe, patlıcan oturtmaya değiştim. Oymak beyinin işaretlediği rotalara tırmanmak için adalara gittim. Zengin bir arkadaşımla lezzet turlarına çıkıp İstanbul restoranlarını keşfettim. Cihangir’i, Balat’ı ve Nişantaşını severdim. İstanbul’da yaşarken hiç metrobüs’e binmedim. Kadıköy’ün kalbiyle geç tanıştım. Müptezel olduğumdan sanırım böyle böyle flu bir kaç yıl geçirdim İstanbul’da. Ben İstanbul’dan kaçmadım, Ankara gri ya, Ankara’dayken rengarenk İstanbul’a kaçardım. Hayatı tanımak, anlamak için Türkiyelilerin İstanbul’a, İngilizlerin Londra’ya, Amerikalıların New York’a ihtiyacı var, medeniyetlerin kalabalıklara ihtiyacı var ya hani, ama bir noktada herkesin bir yerlere kaçmaya ihtiyacı var işte. Şehri sevenler dünyanın her yerinde, insanları sevdiklerinden değil de kalabalıkların kurduğu mekanik düzende kimsenin kimseye fazla bulaşmadan yaşadığı mikrokozmik dünyaları sevenler bence. Köyleri ve doğayı sevenler de yaşamla ve insanlarla kurulan organik ilişkilerle arası daha sıcak olan insanlar. Her yeri sevmenin kendince kriterleri var. Datça’yı sevmek mesela, denizi, içmeyi, yüzmeyi, rüzgarı, balığı sevmeyi gerektirir. Yazıköy’ü sevmek Harmandalı duydun mu kendini tutamamayı, düğün bayram zamanı, badem, zeytin zamanı yardımlaşmayı, yemeyi, içmeyi, şarkıyı, türküyü, dedikoduyu sevmeyi gerektirir, birine kötü bir şey olursa üzülüp ağlayabilmeyi, iyi bir şey olursa beraberce kutlayabilmeyi, en önemlisi de tüm bunları içinden gelerek yapabilmeyi gerektirir. Yaşadığın yerin kriterleri sevmekten çok katlanmanı gerektiriyorsa ağaç değilsin ya, yerini değiştir, yeter ki kendini tanısın insan yollar onu seveceği yerlere götürür mutlaka. Can Yücel’e “yahu bu Datça’yı nasıl buldun?” diye sorduklarında “elimle koymuş gibi buldum” demiş ya, işte o sebepten. Ben de bir dahaki gelişime Datça’yı kalbime koyduğum gibi bulabilmeyi umuyorum.

img_4098

Memleketten döndüm. Evimde yengemin kestiği adaçayından içiyorum yanında incir, badem. Evim dediysem, bavulumu götürebildiğim her yer gibi. Gurbet işte, Balıkaşıran’ın ötesi her yer gibi… Memleket yine çalkalanıyor, herkeste bir atar, haklılar mı haklılar. Biraz yorgunum ama ben. Suya sabuna dokunmadan yaşayan insanların hayat dersi vermesinden, fanusundan, kendi kopyası insanların arasından çıkmadan yaşayanların hümanistliğinden, aklımın asla ermeyeceği şeylere oturup kafa patlatmaktan yoruldum. En iyisi maniküre gideyim. Dedemle ağaçlarımızı budadığımız gibi budasınlar tırnaklarımı, begonvil dikenlerinin haşat ettiği ellerime bakım yapsınlar. Tek tek evlerimin olduğu şehirleri dolaştım, bu evimin olduğu şehirdeki üniformaya yakışmam için tozumu toprağımı şöyle bir temizlemem gerek…