Kıtaya ilk ve her ayak basışımda derinden hissettiğim şeyler var. Hani her yerin bir ruhu var ya, “Siyah Afrika”nın hemen her yerinde sizi ilk karşılayan sari sıcağın, azgın sineklerin, havadaki yanık kokusunu da taşıyan o tropik esintisinin, etrafinizi saran o çılgın doğanın, insanoğlunun doğum yerinde olduğunuzu hissettiren tuhaf (içgudusel mi demeliyim) çagrışımları var. İnsanoğlu doğmuş ve onu sancılar içinde doğum yatağında bırakıp başka kıtalara yürümüş gitmiş, oralarda daha da evrilmiş büyümüş ve hatta geri dönüp kalan değerli şeyleri de rahminden söküp götürmüş sanki. Nankör evlatlarının da çektirdiği acılarla loğusa çilesinden bir türlü doğrulamayan doğurgan bir kadın Afrika. Benim icin dunya anatomisinin en muazzam kısmı burası ve her şeye rağmen rengarenk yamalı giyisisinin içinde tıpkı Anadolu’ya dedikleri gibi bağrı yanık ve şefkat dolu anaların kucağı.

İnsanoglunun evrimini iyice ilerlettiği coğrafyalardaki, üstün, incelikli kültüre, muazzam medeniyet seviyesine hayranlığım ve saygım sonsuz, bundan faydalanmak, tadını çıkarmak elbette hayat amaçlarımdan biri. Fakat, doğayla bütünleşmiş, doğaya rağmen, hatta yalnızca doğanın verdikleriyle bir düzen kurmuş daha ilkel topluluklara olan hayranlığım ve ilgim sanırım bir miktar daha büyük nedense. Onların kendine özgü kültürü, hayatla başa çıkabilme yöntemleri, eğlence şekilleri, yaptıkları ilaçlar, giyisiler, yiyecekler, barınaklar, sebebini bilmediğim bir biçimde küçüklüğümden beri merakımı cezbediyor ve varoluş sorgularımı besliyor.

Simdilerde, dünyanın çok farklı koşelerinde bile, o üstün kültürlerin hükmüne teslim olmuş, daha rahat yasamak için ve kapitalist şirketler ürünlerini daha çok satsın diye küreselleşmiş, aynı tarz giyinen, aynı yiyecekleri yiyen, aynı kahveyi içen, aynı müzikleri dinleyen, aynı teknolojilerle hayatlarını kolaylaştıran, aynı hırslara kapılmış, algıları hatta değer yargıları bile aynılaşan, bana göre ruhunu biraz kaybetmiş toplumlardan hiç olmazsa tatillerde biraz uzaklaşmak ihtiyacı içindeyim. Daha mikrokozmik yaşamları oğrenmek, kendine özgü kalabilmiş kültürleri tanımak, ruhu daha pek “küreselleşmemiş” insanlarla tanışmak istiyorum. Fakat anladım ki bunu yapabilmek ve bundan keyif alabilmek için en önemli kural algılarını nötrlemek. Ne de olsa cennet de cehennem de kafamızın içinde. Temel ihtiyaçlarını karşılayabildiği sürece dünyanın her yerinde her kültürden insan, şahsi evriminde hala debelenmeye devam ediyor. O yüzden tarihi, insanlığı, dünyayı, hayatı, evrimi anlamanın yolu biraz da Afrika’dan geçiyor…

Işte bu yüzden tatil için hem Afrika’da olmak, hem de tatilin asıl amacını yerine getirip eğlenip dinlenebileceğimiz “tourist friendly” bir rota bulmak istedim. Ve Zanzibar dedim.

Darusselam’a indikten sonra, daha küçük bir havalimanına geçip, ada yerlileri ile birlikte uçan, pırpırlı bir minibüse bindik. Pilot koltuğunun hemen arkasına oturduk. Ingiliz ya da Güney Afrikalı olduğunu tahmin ettiğimiz yırtık üniformalı pilot, bizim arabadaki Garmin navigasyon cihazının hemen hemen aynısını kullanarak birkaç bin feet yükseklikten uçurduğu uçağı 20 dakikada adaya indirdi ve biz lunaparkta eğlenen çocuklar gibi yolculuğun bitmesine üzülüp yeni maceralara başlamak üzere kendimizi dışarı attık.

STONE TOWN

Afrika’nın batı kıyısındaki, Swahili kültürüne ait ülkelerden biri olan Tanzanya’ya bağlı, yarı özerk bir adalar zinciri Zanzibar. “Zenji” buranın yerlisine verilen admış ve “barr” da kıyı demek. Zamanla Zanzibar olmus. Unguja ve Pemba adaların en büyüğü. Merkezi, Unguja adasındaki modernleşmeye çalışan Zanzibar Town ve tarihi başkent Stone Town. Zanzibar Town adaların kalbi ise Stone Town da ruhu olarak kabul ediliyor.

UNESCO miras listesinde yer alan bu garip yer, Pers, Arap ve Hint başta olmak üzere bir çok kültürün izlerini taşıyor ve gerçekten dar sokaklarında gezinirken size yüzyıllarca öncesini yaşatıyor. Baharat kokulu dar sokaklar, ahşap balkonlar, yanik nağmeli ezanlar, beyaz entarili takkeli adamlar, rengarenk afrika desenli kumaslara sarinmis kadinlar, elleri ayaklari kinali oyunbaz cocuklar, elisleri satan karanlik dukkanlar ve sanki duvarlarin catlaklarindan ya da baharatli kahvenin kokusundan cikip gelmis gibi bu zamansiz atmosferle inanilmaz uyumlu o muzik… Taarab denen, hem Afrika’nin enerjik ritmlerini, hem de kolelik de dahil olmak uzere bu topraklarda yasanmis acilari sese getiren, yanik yanik kulaga calinan, ruha dokunan bir muzik… Kanun, hatta bazen ud, vurmali Afrika calgilari, marakaslar, kora denen yayli calgilar ve Zanzibarlilarin tiz ve yanik

seslerinden olusan arabesk bir muzik bu Taarab. Baska bir yerde duysam fazla itibar etmeyecegim fakat o sokaklarda dinlemeye doyamadigim bir muzik. Hele bir de Bi-Kidude diye taarab kralicesi bir teyze var ki… Buena Vista Social club gibi bi gruplari varmis, onlarla dunya muzik festivallerine gidiyormus bu tatli “old mama”.

Stone Town’da, Umman sultanligi zamaninda zengin bir ailenin konagi olan “Dhow Palace” isimli cok guzel bir otelde kaldik. Yuksek tavanli odalarina ahsap merdivenlerle cikilan, her kattaki avlusunu antika sandiklarin, kilimlerin, aynalarin  susledigi, kocaman tahta kapilarini kocaman demir anahtarlarla actigimiz, cibinlikli yuksek yataklara basamaklarla ciktigimiz mistik bir oteldi burasi.

Otele hemen esyalari atip, bizden bir gun once gelen arkadasimizin aynaya biraktigi not uzerine, teras barinda gunbatimini izlemek uzere unlu Zanzibar House’a gittik. Diger turistlerle alkislayarak gunesi batirip, kabile danslari sergileyen guzel kizlari izledik. Sokaklarda kisaca turladiktan sonra otele donduk ve Arap prenseslerin cibinlikli yataklarinda ilk gecemizi gecirdik. Ertesi gun kahvaltida tropik iklimin cennet meyvalariyla ihya olduk.

Burasi, bir haftalik kisa tatilimizde en cok yer gorup deneyimlemek icin en uygun baslangic noktasiydi. Ilk aktivitemiz “mavi safari” icin ayarladigimiz arabayi beklemeye basladik.

SAFARI BLUE

Eco & Culture Tours sirketinden ayarladigimiz turun baslangic noktasi Fumba isimli balikci koyuydu. Buradan “dhow” adi verilen maun agaci, el yapimi teknelere bindik ve Menai Bay’e dogru yola ciktik. Ilk basta motorla ilerlerken benim icin hicbir esprisi olmayan tekne, dogru ruzgari yakaladiklarini anlayan gemici genclerin motoru durdurup, kirli beyaz el yapimi yelkeni acip, palmiye liflerinden orulmus halatlarla direge baglamasiyla fantastik bir deniz canlisina donustu. Poseidon’nun Hint okyanusunda bir muadili var midir bilmem ama, tanrilar yelkene ruzgar ufledikce gogsu kabaran bir kahraman gibi turkuaz sularin koynunda, bizi baska alemlere tasidi bu tekne. Gemicilerin kivrak hareketlerle gerdirip gevsettigi yelken. ruzgari tilsimli bir muzige cevirdi. Icimdeki heyecan turkuaz okyanusun ufkunda belirip kaybolan bembeyaz kum adaciklariyla daha da buyudu. Tekne yavaslayip durdugunda bu tilsimli alemin derinlerine inme vakti gelmisti. Maskelerimizi ve paletlerimizi takip suya atladik…


Ben Ege denizinin cocuguyum. Dedemin babasi kaptanmis. Dedem musluman ama cocuklugundan beri her sene koye yakin bir koyda vaftiz etmis kendini. Anneannem ve annemin solungaclarinin olmamasina hala sasarim. En az onlar kadar ben de bizim denizlere asigim. Ama… Hani resim ve sanat asigi biri, Schiele’nin muz’lerini resmettigi bir tabloya bakarken fircanin hareketlerinden, kendi elleriyle dokunur gibi o taze bedeni hisseder, o hazzi yasar ya… muzik asigi biri Wagner’in notalariyla sarsilir, heyecandan yorgun duser… Iste bu Hint okyanusu canlilari bana bunlari hissettiriyor. Ilk defa Tayland adalarinda kafami denize soktugumda yasadigim sey tamamen bir boyut degistirme deneyimiydi. Elbette belgesellerde, fotograflarda deniz altinin turlu, hatta daha muazzam canlilarini gormustum ama iste orada olmak, o mor deniz yildizlarini, pembe mercanlari, palyaco baliklarini yakindan gormek, balik surulerine karisip onlarla yuzmek, elimdeki ekmek parcasina ususen baliklarin kipirtisini hissetmek bambaska bir heyecan. Menai Bay de Hint okyanusunun tum cevherlerini koynunda tasiyan baska bir cennet. Kimbilir tuplu dalis yapsam daha neler yasarim o denizalti boyutunda…


Tekne ilerlerkerken bir mangrov koyuna girmek istedi fakat gelgitten dolayi suyun siglastigina karar verip vazgecti ve bir kum adasinda demirledi. Burada ogle yemegi yiyecektik. Kumsaldaki acayip kaya olusumlarinda fotograf cekmeye daldigimiz icin yemegin tam ortasinda yetisebildik. Agac masalarda istakozlar, karidesler, istiridyeler, baliklar kisaca okyanus’un tum comertligi mutevazi bir sekilde adalilar tarafindan odun atesinde pisirilip servis edilmisti. Ustune hint ayvasi, durian, jack fruit, gibi karanin bu taptaze comertliginin de tadina vardiktan sonra, o tekneyle giremedigimiz mangrov koyuna dogru yurumeye koyulduk. Ormanin icinde neseyle yururken rehberin “iste burasi” diye gosterdigi “kok mezarligi”ni gorunce oranin denizden gordugumuz o koy olduguna inanamadik, cunku deniz yokolmustu hem de dibinde catlasmis kupkuru topraklar birakarak cekip gitmisti! Gelgiti en carpici sekilde gordugum andi sanirim o an. Dallara tutunarak asagi indik ve denizin dibinde kosusturmaya fotograf cekmeye basladik.

Koyun okyanusa acilan agzinda bir magarada takilirken bir sirilti gelmeye basladi kulagimiza. Deniz sinsi sinsi geri geliyordu. Rehberin soyledigine gore bir saat icinde tum koy yeniden dolacakti ve hatta yeterince yukselirse donuste buraya tekneyle girebilirdik bile!

Ormanin icindeki o devrilmis, asiri yasli ucube agaci da gordukten sonra kumsala geri donduk ve kameralarla o kocaman gozlu beyaz yengeclerin pesine dustuk. Geri donus yolunda da bir kac snorkel molasi verdikten sonra otelimize geri donduk.

JOZANI FOREST VE KIRMIZI COLOBUS MAYMUNU

1960’larda koruma altina alinmis ve milli park ilan edilmis burasi. Endemik hayvan turlerinden olan kirmizi burunlu colobus maymununun dunya uzerindeki yegane evi. Onlari dallardan kolu bacagi sarkitmis uyurken, bebeklerini emzirirken, daldan dala ziplarken bu kadar yakindan izlemek gercekten cok eglenceli. Daha once baska ulkelerde, yine dogal ortamlarinda baska tur maymunlarin gunluk hayatlarini saatlerce sasirarak izlemis, temizlik ve guzellik seanslarina, cinsel hayatlarina tanik olmus, turlu hinzirliklarina ve saldirilarina maruz kalmistim. Ama burdaki tembel hergeleler bir baska, tam da adanin “hakuna matata” (sikinti yok, keyfine bak) yasam tarzina uygun, umarsiz ve sicakkanlilar.
Yagmur ormaninin patikalarinda, mangrov batakligindaki koprulerde ve bambu sazliklarin arasinda yururken, rehberimiz bize buradaki flora ve fauna hakkinda detayli bilgiler de verdi, bu arada bir kac lemur, okuz ve degisik kus turune de rastladik. Ama asil hayat gece basliyormus, cunku buranin sakinlerinin cogu nokturnal hayvanlarmis. Bir de tabii bize gece buralarda avlanan Zanzibar leoparindan bahsetmesi de iyi oldu…


SPICE TOUR

Adanin ana gecim kaynagi baharat uretimi ve ticareti. Yuzyillar boyu Hindistan, Iran ve Arap ulkeleriyle ticaret yapilmis, hatta buraya “baharat adasi” da denirmis. En onemlileri, muskat, karabiber, tarcin, zencefil, vanilya ve limonotu. Cok farkli amaclarla kullanilan bu baharatlarin hikayelerini turistlerle paylasmak da baska bir gelir kapisi. Biz de bu hikayeleri ogrenmek icin kipkirmizi topraktan goge yukselen baharat agaclarinin, camur ve sapliktan yapilmis evlerde aromatik bahratlarla yemekler pisiren, ilaclar yapan ve hatta suslenen kadinlarin yasadigi koylere gittik. Herbalist rehberimiz bize agaclarin yapraklarini, tohumlarini koklatarak bir tahmin oyunu baslatti. Ben daha once benzer bir tura katilmis, hatta bu baharatlarla yemekler pisirmis olmama ragmen oyunu kaybettim.

Dogada ogrenmenin ve sasirmanin sonu yok… Cok fazla doga romantizmine
girmek istemiyorum ama, su tarcin agaci ne kutsal bir agactir ki, hem kokundeki yumrulardan, hem kabugundan, hem yapraklarindan hem de tohumundan rahiya ve sifa fiskirsin… Rehberimiz bir ara eline cevize benzer bir meyve aldi icini acti ve ne kadar degerli bir baharat oldugundan bahsederken bir yandan cekirdekleri dudaklarina surmeye basladi. Dudaklari cekirdeklerin etrafindaki kremsi boyayla capcanli mercan rengine boyandi.Tabii ki biz de aynisini yaparak dunyanin en dogal ve kalici makyajini kesfetmis olduk. Bu arada muskat cevizinin farkli kisimlarindan bahsederken rehberimiz “bunu ozellikle kadinlar kullaniyor” diyip Swahili dilinde bir seyler soyleyip utangac utangac gulmeye basladi. Anladik ki bahsettigi sey bir tur afrodizyak.

Musluman Zanzibar erkekleri birden fazla kadinla evlendigi icin, kadinlar arasi rekabette bu tarz dogal yontemler epey yayginmis.

Gezi boyunca elinde muz agaci yapraklariyla pesimizde dolanan “coconut kid” meger kucuk sepetler ve komik sapkalar oruyormus. Bunlari bize takdim etti ve inanilmaz bir kivraklikla, bir de sarki soyleyerek upuzun bir hindistan cevizi palmiyesine tirmandi ve bize hindistan cevizi kopardi.

Daha sonra bu baharatlarin ve diger koy urunlerinin satildigi tezgahlara gittik. Ben tarcin ve vanilya agirlikli bir paket cay karisimi ve marine baharati aldim. O kadar cok begendim ki bunlari, bitmesin diye azar azar kullandim.

Turun son kisminda, bizi agactan banklara oturttular ve yakisikli ve utangac bir delikanli bize orada yetisen taptaze ve inanilmaz lezzetli meyveleri tanitti ve ikram etti.

KIZIMKAZI VE YUNUSLAR 

Yunan mitolojisinde deniz hayatin anasidir, yunuslar da rahmi… Hem disi hem eril olarak (hermafrodit) dogurganligi simgelerler. Ayrica Poseidon’un elcileri, Afrodit’in korumalari, denizcilerin rehberidirler. Semavi dinlerde de, ozellikle Musevilik ve Islam’da bir cok hikayeye konu olmuslardir. Temelde cagrisimlari hep aynidir aslinda; guven veren, kilavuz, yaren… Denizde insana en yakin olan, oyunbaz, zeki ve duygusal yaratiklar yunuslar. Onlarla ilk defa Moritanya adasinda tanismistim. Zanzibar’da da firsati kacirmak  istemedik.

Gunes dogmadan adanin guney kiyisindaki kendi halinde bir balikci koyu olan Kizimkazi’ye dogru yola ciktik. Safak sokerken kumsala koylu kadinlar cikti, dizildiler, biri karsilarina gecti ve egzersiz yapmaya basladilar. Sabah sporuna cok ama cok uzak bir kulturden gelen biri olarak sasirdim dogrusu. Fotograflarini cekmeyi cok istedim fakat, muhafakazar oldugunu bildigim bu halka saygisizlik etmek istemedim. Senkronize halde uzun uzun spor yaptilar. Etrafta tek basina spor yapan bir kac erkek de vardi. Insanlarin burada guclü kaslara ihtiyaci vardi elbette.


Hava aydinlaninca yavas yavas erkekler doldurdu kumsali. Isbirligiyle aglari actilar, konusup guluserek calismaya basladilar, teknelerin bakimlari ve gerekli hazirliklari yapip teker teker ekmek pesine dustuler. Genc rehberimiz de uyandi, kahvalti niyetine bir kovadan bir seyler yedi sonra gozleri mahmur oltalarini hazirladi tekneye atti. Sonra yunuslarla yuzmek icin ince uzun motorlu tekneyle acildik. Tabii ki de yolda kaptanimiza ayni sorulari sordum “yunuslar turistlerden rahatsiz olmuyolar, onlara zarar gelmiyo degil mi?” Ve duymak istedigim cevabi aldim. “Onlar ozgur ve akilli hayvanlar, rahatsiz olsalar koca okyanusta kacar giderler, insanlarla teknelerle oynamayi seviyorlar.” Gercekten de biz hizla giderken bir yunus surusu pesimize takildi ve hoplaya ziplaya bizi takibe basladi. Tekne durdu hemen maskeleri takip denize atladik ve denizin dibinde onlarla gozgoze geldik hatta seslerini duyduk.

 

Bu kez yanimda su alti kamerasi vardi, onlarca fotograf ve videolarini cekebildim ve sevincten cildirdim! Fakat daha sonra tekneler cogaldi, bir turist guruhu yunuslarin pesine dustu, tekneler suruleri kovalamaya basladi. Endiselerim geri geldi. Belki bu insanlar onlara kasten zarar vermez ama bunca tekneden sizan yakit evlerini kirletmez mi? Bir seyler ters geldi bana. Bunu son kez yaptigima karar verdim ve son kez suya atlayip bol bol fotograf ve video cektim onlarla…

Teknede oltasini sarkitmis uyuklayan gencle dalga gectim icimden. Burada yenebilecek tek balik kingfish ve barakuda onlar da bu kucucuk oltayla yakalanamayacak kadar buyuk baliklar. Bizimkiler olsa hemen zipkinla dalar aksam yemegini cikarirdi diye icimden gecirirken, hoop diye yarim metre boyunda kingfish i cekip attilar ayaklarimizin dibine. Ben saskinlikla ziplayan baliga bakarken kutdiye kuregi gecirdiler hayvanin kafasina, tekne kan revan icinde kaldi. Birden bir uzuntu kapladi icimi. Sanki bayila bayila yedigim   baliklar boyle zip zip can cekismiyormus gibi…
Sanirim artik bir daha balik da yiyemem diye dusunurken, kiyiya cikinca yakilan atese atilmis o baligin enfes kokusunu duyunca hemen fikrim degisti. Kafenin sahipleri ve baligi tutan cocukla pazarlik yapip o baligi satin aldik ve ogle yemeginde afiyetle yedik, akla zarar lezzetinden de gidene kadar konustuk.

Ogleden sonra deniz cekilmis denizin dibindeki mercanlar, yengec yuvalari, yosunlar dimdizlak acikta kalmisti. Gemiler, cipalar ve halatlarlariyla kuma oturmus ilginc fotograf kareleri veriyorlardi. Biz denizin dibinde oradan oraya kosustururken kadinlar kafalarinda sepetlerle orta yerde taslarda oturup bir seyler yapmaya basladilar. Biz de cekinerek yanlarina gidip ne yaptiklarina baktik. Killi hindistan cevizlerinin ve palmiyesinin liflerini taslara bastirarak yumusatip halat ve balik sepetleri oruyorlarmis. Hatta bizim de evlerimizde kullanilar dis kapi paspaslari da boyle yapiliyormus. Rafia denen bu lifler de bu koylerin gecim kaynaklarindan biriymis. Bu becerikli teyzeler, utangac kizlar aksamustu erkekler gelgitle beraber dondugunde kafalarinda tasidiklari sepetlerle onlari karsiladilar, gunun kismetini sepetlere doldurup ocaklari yakmak icin evlerine cekildiler.

NUNGWI

Artik tatilin kesfetme kismini bitirip, dinlenme-eglenme kismina gecme zamani gelmisti. Adanin en guzel dogu kumsallarinda cennetin sakli koselerinde gizlenmis sevimli ve cok ucuz lodgel’lar vardi. Fakat biz kizkiza gittigimiz icin biraz daha turistik ve standart bir ortamda konaklamak istedik. Adanin kuzeyinde daha populer ve guvenli olan Nungwi’de Doubletree’de yer ayirtmistik. Hem bu kuzey sahillerinde getgit daha az oluyormus, yani dogu ya da bati kiyisi gibi deniz gunun yarisi kaybolup gitmiyormus.

Otele yerlestik ve hemen sahile kostuk. Inanilmaz derecede beyaz kumsali yikayan sutlu mavi bir deniz! Mavinin en bebeksi tonlari ufukta gokyuzuyle birlesiyor ve yine bana o his geliyor, o tarif edemedigim sonsuzluk hissi. Bu his en cok issiz denizlerde gelse de, renk butunlugunun ve o ufukla bulusma cizgisinin kusursuz oldugu tum doga formlari karsisinda icime dolar. Mesela colde puruzsuz kumlarin yumusacik bir sariyla ufuk cizgisiyle birlesmesi, ya da yemyesil bir cayirin, ya da pamuk gibi ucsuz bucaksiz karli bir yuzeyin… Iste o zaman bu kusursuz renk butunlugune karismak, icinde olmak isterim. Colde kumlari savurmak, cayirlarda yuvarlanmak, karlara gomulmek, denizlere dalmak…

Iste 4 sabah bu manzaraya uyandik. Tropik meyvelerle kahvalti edip aksamlari, otelin ilerisinde, kumsalda yaktiklari mangalda pisen taze baliklari yedik.

Bir aksamustu otelin hemen yanindaki balikci koyunde otelden bir rehberle kucuk bir gezi yaptik. Bu koyde ilgimi en cok ceken sey tum aletlerin el yapimi oldugu ilkel tersane oldu. Maun agacini atesle isitarak egip, tastan zimparayla zimparalayip agac civilerle birlestiriyorlar. Bu koyde elektrik yok. Matkap demir bir cubuga ip sarip dondurulerek kullanilan manuel bir alet. Ben ki cam ekrani cimdikleyerek buyuyup kuculten teknolojiye bu kadar sasirmadim. Bu insanlar doganin ve fizik kurallarinin inceliklerini cok iyi biliyorlar. Agac recineleriyle delikler ve bosluklar kapatilip su doldurularak test ediliyor. Sonra kadinlar o beyaz yelkenleri dokuyup dikiyorlar, ve iste o mavi safariyi yaptigimiz “dhow”, yunuslari gormeye gittigimiz o ince tekne boyle insaa ediliyor.

Koydeki yasama ust benligimizle baktigimizda toprak sokaklari, kerpicten evleri, evlerin yanindaki ahirlari ile sefil bir manzara goruyordunuz, nitekim, otel grubundaki Turk bir aile kumlarda debelenerek oynayan yalin ayak cocuklara gezi boyunca ahlayip vahladi. Fakat nedense, yanlarinda zorla gezen, ortopedik yataklarda uyuyup, barbilerle buyumus kizlari, gozume bu cocuklardan cok daha mutsuz gorundu.

O an, mutlulugun ve sefaletin ne kadar algisal, konforun ve ihtiyaclarin ne kadar goreceli oldugunu dusundum. Simdi hic fakir edebiyatina girip kapitalizm elestirisi falan yapmak istemiyorum burada ama, aslinda belki de, doganin verdikleriyle kendini dondurebilen basit bir yasamin manzarasiydi bu sadece, bir seylere daha ihtiyaclari oldugu kesindi ama cok daha fazlasina ihtiyac yoktu burada belki de… Belki cocuklari hirs kupune cevirmeden, yasadiklari ortamla uyumlu ve mutlu olmayi temel alanokullara ve biraz daha teskilatli hastanelere ihtiyaclari vardi sadece.

“Buralara bu oteller yapilip turistler gelene kadar bu insanlar zenginligin tam olarak ne oldugunu algilayamiyorlardi, beyaz adamin yasamindaki cogu seyden bihaberlerdi” dedigini
hatirliyorum sahildeki yerli bir arkadasin… Ne demek istedigini hemen anlamistim. Ihtiyaclar, istekler farkindalikla alakali. Pisbogaz ben bile gunlerdir sadece yumurta, meyve ve balikla ihya olup, butun gun yalinayak, yariciplak (bikini ile) dolanip, bazi geceler tuzlu tuzlu uyuyordum ve cocuklugumun ayni bu sekilde gecen en mutlu  gunlerindeki gibi hissediyordum kendimi bu basit yasamin icinde. Hayatimda baska bir duzen, baska zevkler tanimamis olsam, sonsuza dek bu sekilde mutlu yasayabilirdim.

Bu yuzden de, her sabah ve her aksam bu bembeyaz sahilde egzersiz yapan, tepelerindeki sepetleri kocalarinin getirdigi baliklarla doldurup sofra kuran Nungwi kadinlarinin, o baliklari tutmak icin o tekneleri insaa eden ve her sabah denize acilip yelkenleri geren adamlarin, hindistan ceviziyle sahilde top oynayan civil civil cocuklarin; her gun trafikte saatler gecirip evlerini gecindirmek, kredilerini odemek ve arada bir boyle yerlerde tatiller yapabilmek icin ise gidip gelen adam ve kadinlardan, dort duvar arasi buyuyen cocuklardan daha az mutlu olmalari gerektigini dusunmuyordum. “Cografya kaderdir” ve bu cografya onlara ihyiyaclari olan her seyi degil ama basitce yasamaya yetecek kadarini veriyordu bence, doganin dinamiklerine ayak uydurarak isleyen bir duzen tutturmuslardi iste.

O Turk kadin “ayy sinekler icinde, hayvan gibiler” derken, o cocuklarin asla doktor, muhendis, bilim adami olamayacagini, lacilerini cekip luks arabalariyla gittikleri plazalarda dunyayi degistirmeyeceklerini gorebiliyordum elbette. Ama insanoglunun bit turlu dengesini oturtamadigi, ara ara maymunlar cehennemine donen yuksek medeniyet de kesinlikle mutlu ve huzurlu bir yasamin sarti degildi bana gore.

Ben ta en icimden, bu cennet kiyida, kucuk dunyalarinda, hastaliklardan, felaketlerden uzak, ozellikle de cok benimsedikleri Islam’in cahilce yorumlanmasiyla yasanan rezilliklerden uzak, doganin comertligiyle karinlarini doyurup, barinabildikleri, ozgur bir hayat diliyordum onlara.

Bu dilek gerceklestigi surece, her seyin daha fazlasini isteyen beyaz adamin rekabet ve karmasa dolu dunyasinda buyuyen cocuklardan daha az sansli olmayacaklardi aslinda.

Yerli halktan epey insan tanimistik oradaki bir kac gunde. Baharat turundaki rehberlerden biri Nungwi’ye gidecegimizi ogrenince, bizimle bir arkadasina selam gondermisti. Sahilde incik boncuk satan, tur pazarlayan “beach boy” lardan biriydi bu. Aslinda hem internetteki yorumlar, hem de otel personeli bu cocuklara karsi dikkatli olmamizi ogutluyordu. Ama birkaciyla sohbet edince aslinda iyi cocuklar olduklarina karar verip arkadas olduk. Bizim kizlardan birinin kolu alcidaydi, sahilde onu oyle gorunce herkes etrafina toplanip ne oldugunu sordular, kisa zamanda “kolu alcili kiz” yerlisi turisti butun sahilin ilgi odagi oldu. Beach boy’lar ona bileklikler hediye etti, denize giremedigi icin biz denizdeyken yalniz kalmasin diye ona eslik ettiler. Otelin yanindaki tur acentasi kulubesinde calisan ve takilan koylulerle de arkadas olmustuk. Tatli kadinlardan biri bizim arkadasa kina dovme yaparken tum hayat hikayesini anlatmisti hatta.

Sahilin diger uzantisi Kendwa’ya gittik. Kendwa’da o uzun bacakli, uzun boyunlu, kirmizi kabile giyisileri ve takilariyla, unlu Masai insanlarini gorduk. Fakat ogrendigimiz kadariyla, bu tarz giyinip sahilde dolasan adamlarin yarisi sahte Masaiymis. Su yasanmis hikayeden uyarlanmis “Beyaz Masai” filminden sonra Avrupali kadinlar bu cekici Masai erkeklerine ozel ilgi duymaya baslayip onlarla tatil maceralari yasamak icin buralara akin ettiklerinden sahte Masailer turemis ve hatta bu asiri ilgi bu adamlara yeni bir ekmek kapisi da acmis. Gercek Masailer ise Kendwa’da kabilenin sanat urunlerini sattiklari sergilerde duruyorlar, cool cool ortalikta dolasiyorlar ve “turufu” denen iskambil oyununu oynuyorlar, sik sik da kadinlarin tacize ugruyorlardi. Hayatimda bu kadar erkeklerin kadinlardan kose bucak kactigi ortamlara tanik olmamistim hic.Batinin ahlaksizligi iste…

Ben bizim oralarda halinden tavrindan “yarimadali” olmayanlari nasil bir sekilde ayirt edebiliyorsam, bir sure sonra burada da adali olmayanlari ayirt edebilmeye basladim. Kitadan, ozellikle de Kenya ve Uganda’dan gelen saticilarin ve sahte Masai’lerin bu kiyilarin “hakuna matata” (sikinti yok, keyfine bak) ve “pole, pole” (yavas yavas – acele yok) tavrindan daha farkli, daha hirsli daha agresif olduklarini seziyordum.

Buradaki Italyan ve kadin agirlikli turist profilini yine de sevdim. Sahildeki barda aksamlari reggae muzikle kendinden gecen yerlisi, turisti beraber danseden, atesin basinda Kilimanjaro biralarini icen
insanlarin ortamini sevdim. Bizim beach boylarin birbirlerine destek cikisini, dostluklarindaki tanidik samimiyeti sevdim. O kulubedeki kadinlarin hayata cocuksu ve gulumser bakisini sevdim.

Dordumuz de tatilden donunce ayni seyleri hissettik. Tarif etmesi guc, tuhaf bir huzun sardi bizi. Oldukca memnun oldugum, mutlu “Muzungu” (beyaz insan) hayatima donerken gucluk gectim.

Ama hayat guzel. Ada insanlari guzel. Kiz arkadaslarla tatile gitmek cok guzel. Kamerami kurcalarken bir gece yanlislikla hepsini silip krizlere girdigim, otelin IT personelinin yardimiyla kurtarinca sevincten delirdigim fotograflara defalarca bakmak guzel.