image

 

Çocukluğu ve diğer en güzel zamanları, Datça’da ve Batı Betçe’de geçmiş birinin özlediği memleketine, hatıralarına “bilinç akışı” tekniğiyle yaptığı bir ziyarete tanık oluyoruz bu yazıda. “Dünyamın en ucu” dediği, gidilmesi zor, bir miktar unutulmuş Knidos antik kenti, kendi duygusal tarihinin de gömülü olduğu bir kazı bölgesi. Stoalarda, tapınaklarda, amfitiyatroda oyunlar oynayarak geçen çocukluğu, Afrodit’in mermer bedenine değen rüzgarların kavak yelleri olup başında estiği ilk gençliği, zihninde antik hikayelere karışıyor. Bir “hatırlama ritüeli” ya da “duygusal kazı” başlatarak köklerini hissetmeye çalışıyor, hislerinin ilk halini, coşkun, derin, yalın halini… 

Sabahın körü. Halt etmiş Knidos’a harabe diyenler. Sabahın pusunda, boğuk sessizliğinde, Afrodit’in mis kokulu mersin ve defnelerle süslü avludaki salınışını işitiyorum ben. Zeytini ezip, üzümü ezip ruhunu ruhlarına katmak için oluklardan akıttıklarını işitiyorum. Limana yanaşan gemilerin yelkenine dolan rüzgarın ıslığını işitiyorum.

Zaman dediğiniz ne yalan şey. Tarih, ruhumuzun mağaralarının duvarlarına çizdiğimiz resimlerden, anılarımızın antik yıkıntılarından ibaret. Hele bu cennet yıkıntısında, hele bu sessizliğin, bu maviliğin derinliğinde, sonsuzluğun ortasındayken… Tanrıların muktedir parmakları gibi, tüm Anadolu’dan sıyrılıp, en uca, Kriyo burnuna uzanıp Akdeniz ve Arşipel’i kavuşturmuş Knidos. Başka başka filizler aşılanmış dallarımı köklerine kavuşturmaya geldim. Tiyatroda yankılanan seslerin arasında benimki de var. Balıkçılar motorlarını çalıştırmadan duymaya geldim. Uyku mahmurluğunda, bembeyaz mermerlerden yansıyan ışıkla gözünün önünde yeniden dikiliverir liman duvarları. Bir bakarsın, kızarmış mermer mengenlerin oluklarından altın renkli, yakut renkli nektarlar dolduruverir amforalarını. Hiç ayılamayacağın bir sarhoşluk için kana kana içmişsindir çoktan. Bir şenliğin neşesiyle dolmuşsundur. O coşkunluğu bulmaya geldim.

Devir dediğiniz ne yalan şey. Çağlar çağlar üstüne binmiş burda, savaşlar, afetler, ne farkeder. İki dal çürük kargıyla savaştık durduk. Kazanmanın da kaybetmenin de tadı ham bir zeytin burukluğunda. Bacaklarımdaki sıyrıkları yakan denizin tuzu aynı, başımı sersemleten rüzgar aynı. Aslında hep aynı hala her şey. Yüreğine dolan ağırlıkla denize atlasan dibe çakılacakmışsın gibi hissettiren şey, yalnızca birkaç fersah daha derininde şimdi. Tüm dünyayı kendine meftun bırakan Afrodit’ten çaldık biz içimizdekilerin ölümsüzlüğünü. Üstüste binmiş medeniyetlerin hem hepsine ait olup, hem hiçbirine ait olamayışımız bundan. Nice adaklar adanmış tanrıların ve tanrıçaların gökkubbesinin altında yaşıyoruz nihayetinde. Yer altındakilerin kekik ve mersin çalılarıyla kendilerini hatırlattıkları toprağa basıyoruz. Hiçbir arkeolojik kazıdan çıkaramayacakları şeyleri, mor bir hasret kavuşturan çiçeğinden kokluyoruz buralarda. Tüm o kokuların, frekansı karışmış radyodan çalınan yabancı şarkıların yonttuğu duyguların kaideleri hafızamızda gömülü. Kimbilir hangi çağın fosilleşmiş acılarını duyduk körpecik yüreğimizde. Tepedeki başka benzeri olmayan yuvarlak Apollon tapınağındakiler gibi, aysız bir gecede yeryüzünü aydınlığa boğan kutsal ayinlerdir bugün hatırlayışlarımız. Kireç boyalı çatılardan izlediğimiz yıldızlar o zaman ne kadar parlaksa, hatırladıkça öyle göz kırpışıyorlar içimizde. Yakamozlarına daldığımız denizlerin tuzu hala kirpiklerimizde.

Uzak dediğiniz ne yalan şey. İki kulaç mesafesi, iki satır arası, bir şarkının nakaratına olan uzaklığı kadar uzak özlediklerimiz. İçindeki mağara adamının kabiliyeti kadar gerçek, duvarlarındaki antik resimlerle kucaklaşmaların. Mezarları yerin kaç karış altına kazıyorlarsa, o kadar uzakta başını omzuna dayadıkların. Ete kemiğe bürünmüş vuslatlardan ne kadar coşkuyla doldurduysan yüreğinin çukurlarını, o derinlikte acıların. Dopdoluyduk biz. Zeytin ağaçlarının arasından başka evrenlere giden yolların virajlarında taşa taşa geldik bugünlere. Yusyuvarlak çakıl taşlarına yasladığımız başımızı, bir otobüs camına yaslayarak yitirdik mesafelerin anlamını. Öptüğümüz amforaları, şarap şişelerini kayalıklarda bırakıp, bozkırlarda, çöllerde içimizdeki antik özlemleri mayaladık. Homo-habilis’in kabiliyetlerinden bu yana müzelere doldurduklarımız gibi, zihnimizdeki müzelere doldurduk kendi tarihimizi.

Sabahın körü. Bir pencere var. Bembeyaz bir taş evin geniş pervazlı penceresi. İçimde guguk kuşları ötüyor. Pencereden yalnızca bir dağ görünüyor. Ama gözümün önünde küçük dalgalar beyaz taşları yuvarlıyor. Bir taraftan bir esaret, diğer taraftan tarifsiz bir özgürlük duygusu var içimde. Bir şey bekliyorum, sürekli sabırsızlıkla bir yerlere bakınıyorum. Sakinleşmek için denize dalıyorum. Yukarı doğru baktığımda güneşin yarısı suda kırılıyor, eğilip bükülüyor, dalgalanıyor. Daha çok heyecanlanıyorum. Çıkıp taşlara uzanıyorum. Mavimsi yassı taşlar ıslanıp koyulaşıyor, sonra hızla dıştan içe kuruyor. Havluma sarınıp tepelere doğru koşmaya başlıyorum. Akropole. Nefesim kesiliyor. Aşağıdaki sütun başlarına, fenere, karşı adalara bakıyorum. Mutlaka buralarda olmalı aradığım şey. Sonra büyük limana iniyorum, denizin laciverdinde beyaz yassı bir taş sekiyor. Aşkolsun sana Afrodit.